DOLAR
16,6320
EURO
17,4090
ALTIN
971,61
BIST
2.401,96
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Açık
27°C
İstanbul
27°C
Açık
Perşembe Açık
28°C
Cuma Açık
27°C
Cumartesi Parçalı Bulutlu
26°C
Pazar Açık
27°C

Vakanüvis yazdı: Asr-ı Saadet’te ekonomi

Vakanüvis yazdı: Asr-ı Saadet’te ekonomi
03.12.2021 19:12
0
A+
A-
Stokçuluk, karaborsa, fahiş maliyet gibi tasalar vesilesiyle… Asr-ı Saadet ’te ekonomi Vakanüvis İstifle pozitif makro ekonomik göstergeye karşın, mikro ekonomide, başka bir deyişle yurttaşın cebinde pek çok kasvet olduğu da bir hadise. Tabloyu daha da ağırlaştıran ise hiç şüphesiz ekonomik sistemdeki kimi oyuncuların makûs maksatlı yaklaşımları. İşte, “gündemin mantık ve önemine binaen” köklerimizden, inanç dünyamızın ilk yarıyıllarından ideal ekonomik yaşama dair kimi notlar. Peygamber Efendimiz sav, İslam dağılıp, Müslümanlar rakamca arttıkça onların topluluk olarak cılız düşmemesi için yaşamın her alanında ihtiyatlar alınmasına dikkat ediyordu. Bu bağlamda, değişik kabilelerin elinde olan pazarların Müslümanların işlerini sık sık güçleştirdiğini bilen Hz. Peygamber, müstakil bir pazar yeri için kendi cebinden bir arsa satın alıp vakfetmişti. Alınan arsanın üzerinde daha önceki kabirler de vardı. Muhtemelen böyle bir yerin çarşı olarak seçilmesinde, Müslümanların “ticarete dalıp, vefatı unutmamaları gerektiğini” akla getiren fiilî bir öğüt civarı oluşturma hikmeti saklıydı. Burada kalıcı bir çarşı inşa ettiren Hz. Muhammed, buranın kaidelerini de bizzat belirlemişti. Buna göre; yaptırdığı dükkânları, çadır yerlerini aynı bireylere kiraya vermek yerine, hiçbir kira bedeli almadan, sabahın erken saatlerinde kim erken kazançsa ona tahsis edilmesi kaidesini getirmiş, “İşte bu sizin pazarınızdır, burada sabit köşeler, yerler edinmeyin.” byatarmışlardı. Peygamber Efendimiz böyle yaparak, bir yandan tekelleşmenin önüne geçerken, öbür yandan da Müslüman tacirler arasında tatlı bir rekabeti başlatmıştı. Satıcılar erkenden çarşıya gelip, cazip pazarlama usulleriyle satış yapmayı amaçlıyorlardı. Böylece harcayıcı da rekabet civarında daha süratli ve nitelikli ürün/hizmet alabilir olmuştu. Yeniden, o yarıyıl çarşılarda esnaftan işgaliye bedeli alınıyordu. Esnaf da bu ödentiyi sattığı mülke yansıtıyor, bu surattan da ulus daha fazla pazar tüketmesi yapmak zorunda kalıyordu. Hz. Muhammed, yeni çarşıda bu uygulamaya da son vermişti. Vakanüvis yazdı: Asr-ı Saadet te ekonomi #1 İslam ’ın zuhur etmesi, dağılması, Müslüman kitlenin kendi müesseselerini oluşturması süreci, cemiyetsel lüzumlara müteveccih yeni yapılanmaları da ortaya çıkartmıştı. Bu yapılanmalardan bkocaman da “muhtesiplik” teşkilatıydı. Bu teşkilat; yaşamın en ehemmiyetli alanlarından bkocamanında, ekonomik cephede muhtemel yanlışlıkları gidermek üzere kurgulanmıştı. Muhtesipler; Kur ’an ve Sünnet ’deri süzülüp yaşama geçmesi kastedilen kaidelerin teftişini yapıyorlardı. Gerek Mekke, gerek Medine gerekse de öbür İslam beldelerinde uzman ve itibarlı adlar pazarlara giderek nitelik hakimiyeti yapıyorlardı. Muhtesipler; misalin sütleri hakimiyet ediyor, süte su katanları çok ağır bir biçimde uyarıyor, tekerrürü halinde ise cezalara çarptırıyorlardı. Yeniden, meyveleri olgunlaştırmadan satanları ikaz ediyor, hububatta küflü, nemli ürünlerin satışına müdahale ediyorlardı. Muhtesipler bunun gibi daha pek çok yapım ve satış sürecini sorgulayarak, bir nitelik standardı oluşturmaya ve gözetmeye çalışıyorlardı. Vakanüvis yazdı: Asr-ı Saadet te ekonomi #2 Peygamber Efendimiz, “Dürüst ve emin tüccar; Cennet ’te Peygamberler, sıddîklar ve şehitlerle beraberdir.” buyurmuştu. Bu çerçevede, yanılgı ismine gerek mülkün işlevini eksilten, gerekse kıymetini düşüren ne varsa bunların müşteriye sarihçe söylenmesini buyururdu: “Müslüman, Müslüman ’ın kardeşidir. Yanılgısını sarihçe söylemeden, bir Müslüman ’ın öbürüne rastgele bir yanılgılı, ayıplı mülkü satması helal değildir.” Bir gün Medine pazarını dolaşırken, sergilenen bir tezgâhtaki buğday dikkatini sürüklemiş, elini buğday dolu çuvalın içerisine batırmış ve buğdayın üstünün kuru, altının ise yaş olduğunu fark etmişti. Satıcıya neden böyle yaptığını sorup, ondan, “Ya Resûlüllah! Yağmur yağdı, buğdayım ıslandı, ben de kuru olanları üste, yaş olanları alta koydum” cevabını alınca, “Hayır, böyle yapma! Yaşı ayrı sergile sat, kuruyu ayrı sergile sat. Kandıran bizden değildir.” demiştir. Efendimiz ’in bu ihtarları, öbür tüm ikâzları gibi Sahâbe tarafından hemen benimseniyor, gerekleri itinayla yerine getiriliyordu. Mesela, Cerîr b. Abdullah, bu mevzuda çok titizdi. O, bir mülk satacağı zaman bütün yanılgıları söylerdi. Sonra da alıcıyı muhayyer bırakır ve “İstersen al, istersen bırak!” tasayı. Bazen dostları ona, “Allah iyiliğini versin! Hep böyle yaparsan satış yapamazsın.” dediklerinde ise her kezinde, “Biz Allah Resulü ’ne, Müslümanlara öğüt etmek üzere biat ettik.” diyordu. Vakanüvis yazdı: Asr-ı Saadet te ekonomi #3 Vahyin ilk yarıyıl ayetlerinden itibaren, miktar ve tartıların doğru olması Kur ’an-ı Kerim ’de yer almıştı. Özellikle Mutaffifin Suresi ’nde ağır bir ihtar vardı: “İnsanlardan alırken ölçüp tarttıklarında bütün, onlara vermek için ölçüp tarttıklarında ise noksan yapan hilekârlara yazıklar olsun!” Bundan dolayı Hz. Peygamber, hem satarken hem de alırken, tartı ve miktarın bütün olarak kullanılmasını istiyordu. O devrin Mekke ve Medine ’sinde birçok miktar ve tartı kullanılıyor, bu ise zaman zaman anlaşmazlıklara yol açıyordu. Peygamber Efendimiz bunlara bir standart getirerek, “Ölçek Medine ’nin ölçeği, tartı ise Mekke ’nin tartısıdır.” buyurmuştu. Vakanüvis yazdı: Asr-ı Saadet te ekonomi #4 Cömertlik, hayırseverlik anlamlarına gelen “semahat”, Asr-ı Saadet ’in ticaret dünyasındaki temel kodlardan bkocamanıydı. Peygamber Efendimiz, kendi ticarî işlerinde de, günlük lüzumların temininde de alışverişi basitleştirici hale getiriyordu. Ne satarken, ne alırken başkalarını güçe sokmuyor, yemin etmiyor ve yemin edilmesini güzel görmüyor, muhataplarının yemin etmesi için de rastgele bir zemin hazırlamıyordu. İslam cemiyeti de büyük bir oranda Hz. Muhammed ’in tavrını benimsiyordu. Bu sebeple Müslümanlar arasında kıran kırana pazarlık, pek görülen bir şey değildi. “Asr-ı Saâdet ’te Ticaret ve Tüccar Sahâbîler” kitabının yazarı Muhammed Emin Yıldırım, semahatderi bahsederken, günümüzdeki bir probleme de dikkat toplamakta: “Bu  vesileyle çokça yaptığımız bir yanlışın altını çizmekte fayda var. Yapılan yanlış şu ki, sanki Allah Resûlü ’nün tüm sünnetlerine temessuk etmişiz sarılmışız gibi, ‘pazarlık sünnettir ’ deyip, satarken ve alırken hudutları zorlamamızdır. Evet, doğrudur, pazarlık sünnettir. Ama hakikat sünnet olan semahattir, başka bir deyişle basitliktir, güçe sokmamaktır, üç kuruş fazla alıp, yetersiz verme ismine yeminler edip, yeminler ettirilmesine sebep olup civarı germemektir.” Vakanüvis yazdı: Asr-ı Saadet te ekonomi #5
Stokçuluk, tarihin her döneminde olduğu gibi, İslam ’ın dağılma senelerinde de görülen bir ticarî defoydu. Özellikle cahiliye devrinde hâkim olan bu kavrayışın İslam cemiyetini de tesiri altına almaması için özel bir gayret gösteren Peygamber Efendimiz, mülkü stoklayıp, daha sonra fahiş maliyetle satma teşebbüslerini menetmiş, uymayanları uyarmış, ısrar edenlerle alakalı olarak “Stokçu, karaborsacı ne fena bir kuldur; maliyetlerin düştüğünü bilince üzülür, yükseldiğini dinleyince neşelenir.” buyurmuştu. Yeniden başka bir hadis de şöyleydi: “Uzak yerden bedeller ödeyerek mülk getiren tüccar rızıklandırılmış, mülkü stoklayıp ondan haksızca hasılat elde etmek isteyen ise lanetlenmiştir.” Gerek Peygamber Efendimiz, gerekse Dört Halife döneminde kamusal otorite; bireylerin hür istemleriyle asıllaşan, rızaya dayalı ticarete – cemiyetsel bir sakınca olmadıkça – karışmıyor ama bu vaziyet, piyasanın başıboş bırakıldığı anlamına da gelmiyordu. Mesela, ufak üreticilerin haksız rekabete maruz kalmamasına azamî dikkat gösteriliyordu. Medine pazarlarına bahçelerinden, tarlalarından muhtelif ürünler getiren köylüler vardı. Bunlar, Medine ’nin dışında oldukları için de maliyetlerden haberleri olmuyordu. Büyük tüccarlar ya da onların görevlendirdiği simsarlar ise bu balaka beceriksizliğinden faydalanmak için köylüyü pazara gelmeden yolda tutuyor; elindeki ürünleri ucuza kapatıyor, sonra da pazarda rayiç bedelle satıyorlardı. Peygamber Efendimiz bundan haberdar olunca, yollarda köylüden mülk alımını menetmiş, “Bırakın, pazara gelsinler, maliyetleri görsünler, siz ondan sonra mülklerine talip olun” buyurmuştu. Pazarlık kızıştırmaya da karşı olan Peygamber Efendimiz, “Bir mülkü alıyor görünerek kıymetini artırmayın.” kararını getirmişti. Bkocamanının, mülkiyetinde olmayan bir mülkü satmasının veya mahsulü kaldırmadan “faraza satışı” ve “faraza alışı”nın menedilmesi de yeniden Hz. Muhammed ’in getirdiği kaidelerdendi. Resulullah, bu mevzuda şöyle buyurmuştu: “Yanında mülkiyetinde bulunmayan bir mülkü satman helal değildir. Teslim almadan evvel satılan mülkün kârı da helal değildir.” Vakanüvis yazdı: Asr-ı Saadet te ekonomi #6
Putperest Araplarının garip âdetlerinden birisi de iş yaşamında yaşanan başarısızlıkların ağır bir cezalandırmaya maruz bırakılmasıydı. Üstelik bu cezayı, başarısız olan birey kendiliğindene verirdi. “İtifad” ismi verilen bu âdete göre, ticari olarak batan bir tüccar; bunu gurursuzluk olarak görür, çöle çekilip çadırında vefatı bilavelerdi. Müflis tüccar, ailesini de beraberinde götürdüğü için vakanın sosyal boyutu da devirici oluyordu. Hz. Peygamber ’in üçüncü göbekten dedesi olan Hâşim b. Abdümenaf, itifadın deviriciliğini görmüş, hasarlarını Mekke ahalisine anlatmıştı. Bu uygulamanın, kendilerini öbür Araplar arasında cılız düşürdüğü görüşünü savunmuştu. Deva olarak da, “mudaraba” sistemini getirmişti. Buna göre tâcirler, anaparalarını bir araya getirip kervan oluşturacaklardı. Böylece ufak yatırımcı güvence altına alınmış, ortak anapara da büyük bir meblağa erişmiş olacaktı. Bu uygulamanın başlamasıyla birlikte ticari anapara teşkilatlanmış, büyümüştü. Organizasyonun, ufak sermayedarı cezbeden yapısı, hassaten Hâşim b. Abdümenaf ’ın “ilâf” ısındırırak, alıştırarak ahidleşme çabalarıyla büyüyen anapara, Arap Yarımadası ’nın ötelerine kadar uzanmıştı. İşte bu yöntem, mudaraba yöntemi, sonraları İslam cemiyetinin en ehemmiyetli ekonomi çalgılarından birisi haline gelecekti. Hz. Peygamber ve Halifeler döneminde bu yöntem daha da geliştirilerek, Kureyş ’deri olmayan tâcirlerin, büyük bir ticaret merkezi olan Mekke ’ye göç ettiklerinde, dengi olan bir Kureyşli tâcirle ittifak kurması gerekli hale getirilmişti. Giderek, panayırlarda en fazla Kureyş lehçesi kullanılır hale gelmişti. Bu da Kureyş lehçesinin bölge dışına taşınmasına, öbür lehçelere üstünlük sağlamasına yol açmıştı. Neticede, öbür Arap tüccarlar, ticaretlerini yürütebilmek için – tıpkı, bugün ticarî ilişkilerde İngilizcenin hâkim dil olması gibi – Kureyş lehçesini bilmek zorunda kalıyorlardı. Bu ise beraberinde Kureyş örfünün,  yaşam stilinin dağılmasını getiriyordu. Böylece, öbür kabilelerden insanlar bu örfleri  biliyor, uyguluyor, geldikleri yerlere de taşıyorlardı. Bütün bu etmenler Kureyş ve onun temsil ettiği inançsal ve siyasal eforun dağılmasını, bilahare de İslam ’ın sırasıyla yerel, bölgesel ve devletler arası bir efor haline gelmesini basitleştiriyordu. Resulullah, parasal mevzularda son derece duyarlıydı. Bir yarıyıl Peygamber Efendimiz ’in hesap kitap işlerine bakan Meysere, bir gün O ’nu hesaplarla meşgulken görmüştü. Yanına giderek, “Ey Muhammed! Saatlerdir ne yapıyorsun burada?” diye sorunca, Hz. Peygamber şöyle demişti: “Ey Meysere! Kervanın hesapları ile kendi hususî hesaplarımı ayırmıştım ama nasıl yapmışsam ufak bir karışma olmuş. Kervanın parası mı benim parama karışmış, benim param mı kervanın parasına karışmış bilemiyorum. Bu kuşku içerisinde daha fazla bocalayacağıma, sen tanık ol ki, tüm paramı kervanın parasına katıyorum. Kervanın bir tek dirhemi bana geçeceğine benim onlarca dirhemim kervanın hesabına geçsin.” Hz. Ebû Bekir ’in halifeliği döneminde, İslâm orduları aynı anda 14 değişik cephede savaşmak vaziyetinde kalmıştı. Bu sebeple de İslam cemiyetin kaynaklarının büyük bvefatı savaş giderlerine tüketiliyordu. Kaynaklar savunma ve taarruza gidince de Medine ’de çok ciddi bir kıtlık görülmüştü. Öyle ki, artık insanlar gıda bulmakta zorlanıyor, en temel lüzumlarını bile karşılayamıyorlardı. O günlerde Hz. Osman ’a ait 1000 develik büyük bir kervan ise Medine ’ye gelmek üzereydi. Kervan, Şam ’dan getirilip Medine pazarında satılacak besin maddeleriyle doluydu. Hz. Osman ’ın mülkleri şehre girince Müslümanlar büyük bir sevinç yaşamışlardı. Çünkü 1000 develik bir kervan, kıtlığı ciddi miktarda eksiltecekti. Tüccarlar hemen Hz. Osman ’ın kapısında sıraya girmişlerdi. Tüccarlar, “Ey Osman! Mülkleri Şam ’dan kaça aldınsa yüzde 10 aşırısına bize sat” deyince Hz. Osman, “Sizden daha fazla veren var. Niçin size satayım ki?” cevabını vermişti. Tüccarlar, “Yüzde 20 olsun” demiş ama gene aynı cevabı almışlardı. Müşteriler yüzde oranlarını ne kadar artırdılarsa da Hz. Osman ’dan hep aynı yanıt geliyordu. Tüccarlar sonunda başkaldırı edip, “Osman sen fırsatçılık yapıp maliyet yükseltiyorsun. Medine ’de bu maliyetten daha aşırısını sana verecek biltihabı tanımıyoruz. Şimdi gidip seni Ebu Bekir ’e şikâyet edeceğiz.” diyerek Halife ’nin karşısına dikilmişlerdi. Halife Hz. Ebu Bekir, Hz. Osman ’ın böyle bir şey yapmayacağını bildiği için, işin doğrusunu kendisinden bilmek isteyip, yanına Hz. Ömer ’i de alarak evine gittiğinde, ondan şu lafları dinleyecekti: “Ey Allah Resûlü ’nün Halifesi! Ben tüccarların verdiklerinden daha fazla veren bir tüccar buldum. Niçin ona vermeyeyim ki? O tüccar Yüce Allah ’tır. Medine ’nin milleti bu kıtlık günlerinde bu güçlükleri sürüklerken, ben nasıl olur da bu işe seyirci kalırım? Ey Ebu Bekir! Sen ve tüm müminler tanık olun ki, bu bin deve üzerindekilerle beraber Medine milletine infaktır.” Vahiy devam ederken, ortaya çıkan kimi yeni emirler, ticari yaşamı da etkileyebiliyordu. İşte bu noktada muhtesipler devreye giriyor, insanları yeni emirler mevzusunda bilgilendiriyorlardı. Dönemin meşhur tüccarlarından Keysân, Şam ’a gitmiş, buranın en yakalanan şaraplarından develer dolusu yükü Medine ’ye getirmişti. Keysan, bu ticaretinden büyük bir kazanç bilave ediyordu. O günkü pazarın muhtesipleri ise Hz. Muhammed ile Hz. Ömer ’di. Efendimiz Keysân ’a, “Ey Keysân! Senin ardından alkol haram kılındı” demişti. Keysân bunu bilince bir an bile kararsız etmeden, eline aldığı bir bıçakla şarap kırbalarını tulum delip, bütün şarabı caddeye akıtmıştı. İslam cemiyetinde süratlice yaşama geçen bir öbür finansal uygulama ise faizin her türlüsünün menedilmesi olmuştu. O devirlerde ticaretin en belirleyici etkeni faizdi. Peygamber Efendimiz, faizin haram kılınmasının ardından, bu belanın cemiyetten tamamen sökülüp atılması için çok ehemmiyetli adımlar atmıştı. Borçlu ile alacaklı arasındaki hukuk yine tanzim edilirken, bir tarafın suistimal etmemesini, öbür tarafın da fırsatçılık yapmamasını temin için ne gerekiyorsa onlar kaideye bağlanmıştı. Peygamber Efendimiz ve dostlarının faiz mevzusundaki kararlı tavrı öylesine tesirli olmuştu ki, Medine ’de tamamen faiz üzerinden yürüyen geçerli sistem; çok değil, Hicret ’in yalnızca altıncı senesinin sonlarında cemiyetin ticarî ve sosyal yaşamından tamamen kalkmıştı. * Muhammed Emin Yıldırım, “Asr-ı Saâdet ’te Ticaret ve Tüccar Sahâbîler”, İktisadî Teşebbüs ve İş Ahlâkı Derneği Yayınları, İstanbul, 2014 Vakanüvis yazdı: Asr-ı Saadet te ekonomi #7
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.